Savaş mağduru ailelere, poşet çadırların yerine 9 metrekarelik güvenli konteynır evler hediye ediyoruz. Her ev, isminize özel bir dua tabelasıyla teslim ediliyor.
İslâm medeniyetinde "su", sadece biyolojik bir yaşam sıvısı değil; ilâhî rahmetin, bereketin ve yaratılışın en temel taşıyıcısı olarak çok hususi bir konuma sahiptir. Kur'an-ı Kerim'de geçen "Biz her canlıyı sudan yarattık" (Enbiyâ Suresi, 30) buyruğu, suyun yeryüzündeki tüm varlık alemi için ne denli hayati bir ilâhî lütuf olduğunu açıkça gözler önüne serer. Bu bağlamda ihtiyaç sahibi bölgelerde su kuyusu açtırmak; yalnızca fiziksel bir susuzluğu gidermekle kalmayan, bir insanın, bir hayvanın hatta en kurak topraktaki bir bitkinin bile hayat bulmasına vesile olan eşsiz bir adımdır. İslâm hukuku ve ahlak prensiplerinde bu ulvî eylem, "Sadaka-i Cariye" yani vefatından sonra bile amel defteri kapanmayan, kesintisiz devam eden sadaka kategorisinin en seçkin, en kalıcı ve en bereketli örneklerinden biri olarak kabul edilmiştir.
Vefat eden yakınlarımızın ardından Kur’an-ı Kerim okumak, hatim indirmek ve bu sevabı onların ruhlarına hediye etmek, İslâm medeniyetinin asırlardır süregelen, rahmet ve vefa temelli en köklü uygulamalarından biridir. Bu mesele, sadece bir gelenek değil, aynı zamanda Ehl-i Sünnet âlimleri arasında genel kabul görmüş, Kur’an-ı Kerim’in bereketi ve hadis-i şeriflerin genel ilkeleriyle desteklenen derin bir manevi iletişim biçimidir. Bir mümin için vefat, dünyevi hayatın sona ermesi demek olsa da, geride kalanların okuduğu Kur’an ile o bağın manevi boyutta devam ettiğine inanılır.
İslam dini, ferdî ibadetlerin sınırlarını aşarak toplumsal refahı, adaleti ve huzuru merkeze alan kuşatıcı bir nizamdır. Bireyin ruhî olgunlaşmasını hedeflerken, toplumun zayıf bırakılmış ve dezavantajlı kesimlerini korumayı da en temel vazifelerden biri kabul eder. Bu çerçevede zekât, fitre ve fidye; malın gerçek sahibinin idrak edilmesini sağlayan, sermayenin tek bir elde toplanmasını önleyen ve toplumdaki ekonomik uçurumları kapatan en kritik malî ibadetlerdir.
Modern zamanın en büyük imtihanlarından biri olan stres, aslında insanın iç dengesinin bozulması, ruhun sınırlı olan dünya meşgalesine fazla odaklanıp sınırsız olan hakikati göz ardı etmesidir. Çağımız insanı, hızın ve verimliliğin kutsandığı bir dünyada, kendi özünden uzaklaşarak bir varoluş krizi yaşamaktadır. Ehl-i Sünnet düşüncesi ve İslam ahlakı çerçevesinden bakıldığında stres, sadece psikolojik bir gerilim değil, aynı zamanda kişinin Rabbi ile olan bağındaki “güven” sarsıntısının da bir yansımasıdır. Stresten kurtulmanın yolu, dünyayı olduğu gibi reddetmek değil, onu anlamlandıran merkezi (Allah’ı) kalbin tam ortasına yerleştirmektir.
İslam inancında Cuma günü, haftanın en faziletli, en bereketli ve en mübarek günü olarak kabul edilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Cuma günü hakkında “Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür” (Müslim, Cuma, 17) buyurarak, bu günün manevi ağırlığını ve değerini müminlerin zihnine ve kalbine kazımıştır. Cuma, müminler için sadece bir takvim yaprağı veya dinlenme zamanı değil; bir arınma, yeniden başlama, bir araya gelme ve toplumsal birliğin en üst seviyede tesis edildiği haftalık bir “bayram” hükmündedir.